Mustafa Kemal Atatürk/Dr. Bedri Ruhselman/Ergün Arıkdal

Ruhsal Kayıtlar Blogu Lisanslıdır

Creative Commons License

Copyright © 2009-2020 "Ruhsal Kayıtlar"

29 Temmuz 2014 Salı

Destekleme Nedenleri


Cengiz Cevre

10 Ağustosta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi görünenin çok ötesinde önem taşımaktadır.

Ruhsal Kayıtlar” Blogumuzu izleyenlerin bileceği gibi Ruhsal Alem bu seçime büyük ilgi göstermekte ve bir tavsiyede bulunmaktadır. Bu konudaki ruhsal mesaj şöyleydi: İnsanları, Ekmeleddin’e oy vermeleri için ikna edin.

Bunun anlamı Tayyip Bey’in değil de Ekmeleddin Bey’in Cumhurbaşkanı olmasına uğraşın demektir.

Dün ise şu ruhsal mesaj verilmiştir: “Önümüzdeki işi bitirelim.” Yani Ruhsal Alem, işin bitirilmesini istemektedir.

Acaba Tayyip Bey neden istenmemektedir? Buna herkes kendisine göre bir cevap verebilir.

Yıllar içindeki olan biteni gözden geçirince hele son zamanlarda Anayasada hiç yeri olmayan Başkanlık söylemlerine ve ülkede demokrasiyi genişletme yerine daha baskıcı metodlara gidileceği izlenimlerine bakılınca cevap ortaya çıkar.

Gırtlağına kadar borca batırılmış bir ülkede halkın tasarruflarını eriten sözüm ona düşük enflasyon aldatmacası ile zenginlere neredeyse bedava krediler vermek hangi ekonomik modele uyar? Böyle bir haksızlıkla kimlere ne çıkarlar sağlanmaktadır?

Anayasadaki üçlü erki (yasama, yürütme, yargı) tek bir elde toplamaya çalışmak hangi demokratik modelde vardır?

Laik Cumhuriyet yerine gerici yönetim özlemleri çekenler ve bunu yapmaya çalışanlar kimlerdir?

Herkesin bildiği rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük ve hukuki kandırmalar neden üstü örtülerek kapatılmaya uğraşılmaktadır? Demokratik ve hukuk devleti böyle mi olur?

Topluma korku salıp sindirme metodları hangi demokraside vardır? Basını, medyayı, sanatı, kültürü kendi çıkarlarına alet etmeye çalışmak hangi modern toplumda bulunur?

Elbette, Anayasa’da geçen ”Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Fakat adı üstünde demokratik siyasi hayatın, antidemokratik değil. Hitler’in Nazi rejimi de kendince demokratikti. Fakat sonuç ne oldu?

Ülkemiz ne yazık ki bu kadar yıl sonra bütün komşularla tartışmalı, kavgalı, hatta düşmanca tutumlarla karşı karşıya bırakılmıştır. Bunun neresi başarıdır ve nereye doğru tırmandırılmak istenmektedir?

Ülkedeki bölücü ve ayrımcı grupları kimler desteklemektedir? Bunun demokratik bir tarafı var mıdır?

Dini kimler kendi çıkarlarına oyuncak yapmaya çalışmaktadırlar? Sahte dinsel söylemlerle kimleri kandıracaklarını zannetmektedirler? Söyleyelim: Yukarısı’nı, Ruhsal Alemi kandıramamışlardır. Artık hiç desteklenmemektedirler.

Yalanlarla, haksız suçlamalarla, asılsız söylemlerle kimler nerelere varmaya çalışıyor?

Memleketi babalarının mirası sanan ve çok büyük Kurtuluş Savaşıyla kazanılan bu topraklar kimlere peşkeş çekilmek istenmektedir?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü 12 yıldır halktan kimler soğutmaya çalışmaktadırlar? Kimler Atatürk düşmanlığı yapmaktadırlar? Kimler Atatürk’e gizli açık hakaretler savurmaktadırlar?

Milli hiçbir özelliği kalmamış olanların gayretleri boşunadır. Halk demokratik hakkını kullanarak daha önce başkalarına yaptığı gibi silip atacaktır. Negatif tesir planının yardımlarına kimse bel bağlamasın. Pozitif tesir planı onu da önleyecektir.

Bu dünyada öyleleri timsal olacaklar ki Kutsal Metinler’de çokca sözü edilenleri yaşayacaklar ve pişman olacaklar. Fakat zaten şu anda iş işten geçmiştir.

Ekmeleddin Bey, sergilediği olgun, vakur, sakin, mantıklı, bilgili, demokratik ve yurtsever tutumuyla halkın gönlüne girerek Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olmaya layıktır. Ruhsal Alem’in desteklediği bu değerli kişiyi daha fazla tanıtmak ve insanların oy vermelerini sağlamak herkesin güncel görevi olmalıdır.

10 Ağustosa az bir süre kalmıştır. Ülkesinin yarınını düşünen, huzurlu, adaletli bir ülkenin hasretini çekenler oylarıyla Ekmeleddin Bey’i destekleyerek ülkemize rahat bir soluk aldırmalıdırlar.

Görev herkesindir, seçime katılalım ve Ekmeleddin Bey’i destekleyelim. Bu yolda herkese başarılar, sevgiler..






27 Temmuz 2014 Pazar

Şoklar Ne İşe Yararlar?


Üstat Ergün Arıkdal şöyle diyor:

”İn­san bel­li Kâinat Ya­sa­la­rı­nı an­la­sın di­ye çal­kan­tı içe­ri­sin­de­dir. Bu yüz­den dur­ma­dan şok yer ve her im­ti­han bir şok­tur. Ne var ki an­cak li­ya­ka­ti olan­lar im­ti­han edi­lir. Her im­ti­han bir de­ği­şim ha­zır­lı­ğı­dır. De­ği­şim sü­re­ci­ne gi­rip de, de­ği­şim yo­lun­da iler­le­me­ye baş­la­dı­ğı­nız an­da, şok üs­tü­ne şok yer­si­niz. Onun için su­fi her belâya "ey­val­lah" der. Zi­ra bi­lir ki, ba­şı­na ge­len­ler hep onu teş­vik için­dir. Olay ol­ma­dan ev­vel ki­şi­nin va­zi­ye­te ha­kim ol­ma­sı, şok­la­rın kul­la­nıl­ma­sıy­la alâkalıdır. Hı­zır ile Mu­sa'nın me­se­lin­de de ye­rin­de ve za­ma­nın­da şok­la­rın ve­ril­me­si ko­nu­su iş­len­miş­tir. Ora­da şok ver­me­nin, yön de­ğiş­tir­me­nin me­to­du an­la­tıl­mış­tır.

Ama­cı­nı­za iler­ler­ken, bu yo­lun sa­ğın­dan so­lun­dan çe­şit­li sap­tı­rı­cı te­sir­ler ge­le­bi­lir. Öy­le yer­ler­de mü­da­ha­le­ler­de bu­lun­ma­lı­sı­nız ki, hiç sap­ma­dan doğ­ru­dan doğ­ru­ya he­de­fe ula­şın. Ki­şi bel­li bir nok­ta­ya doğ­ru iler­ler­ken, "Ba­na ne gi­bi do­ne­ler la­zım? Ne­ler ol­ma­sı la­zım? Yo­lu­mun üze­ri­ne ne­ler çı­ka­bi­lir? Ben ted­bi­ri­mi şim­di­den ala­yım." tar­zın­da dü­şün­me­li­dir. Uya­nık­lık bu­dur. Nef­si­nin ne de­re­ce­ye ka­dar ola­ya et­ki­si var­dır? Baş­ka ne­fis­le­rin ne de­re­ce­de et­ki­si var­dır? İn­san, bu­na gö­re yo­lu­nu bul­ma­lı­dır. Bu uyan­dır­ma işi, ar­tık özel eği­tim­le­re bağ­lı ola­rak, ders ala­rak, bir mür­şi­de bağ­lı ola­rak de­ğil; ferdî vic­da­na bağ­lı ola­rak ger­çek­leş­mek­te­dir.

İn­san sar­sı­cı şok­la­ra da­ya­na­bil­mek için, is­ter is­te­mez, ka­fa­sın­da bazı şey­le­ri te­vil et­mek, yu­mu­şat­mak, iki­si­ni bir ara­da tut­mak zo­run­da­dır. Çün­ki bir­den­bi­re bir ger­çek­le gö­ğüs gö­ğü­se ge­le­mi­yo­ruz. Oy­sa nef­si­miz­le olan mü­ca­de­le­de, sert bir ta­şa vur­du­ğu­muz an­da ka­pa­ta­ca­ğı­mız ilk düğ­me, te­vil düğ­me­si ol­ma­lı­dır. Her­han­gi bir ba­ha­ne, te­sa­düf vb. ara­ma­ma­lı­dır. Ken­di ken­di­ni ha­tır­la­ma­nın en üs­tün şek­li, vic­dan se­si­ni sus­tur­ma­mak­la or­ta­ya çı­kar. Bu, te­vil hat­tı­na bağ­lan­ma­mak­tır. Ak­la ilk ge­len bu ol­ma­lı­dır: Te­vil yok! Çün­ki in­san şok­la ge­li­şir. Ama şo­kun al­tı­na yas­tık­lar ko­yu­lur­sa, "İs­te­di­ğin ka­dar vur." de­nir. Sen te­vi­le baş­la­yın­ca, in­sa­nın ba­şı­na da­ha bü­yük olay ge­lir.

Şok­lar, ata­le­te dü­şen, tit­re­şim­le­ri ya­vaş­la­yan in­sa­nı tek­rar ra­ya sok­mak için mi­zan­sen­ler­dir. Ör­ne­ğin, siz hep sö­zü din­le­nen, say­gın, et­ra­fın­da­ki­le­rin iti­bar et­ti­ği bir in­san ola­bi­lir­si­niz. Fa­kat öy­le bir du­rum­la kar­şı­la­şa­bi­lir­si­niz ki, bir baş­ka­sı si­zin bu du­ru­mu­nu­zu hiç dü­şün­me­den işin doğ­ru­su­nu yü­zü­ne söy­le­yi­ve­rir. Bu bir şok­tur. O say­gın ada­mın ken­di­si hak­kın­da ver­miş ol­du­ğu bir hü­küm var­dır. Ya­ni bir nef­sa­ni­yet de­re­ce­si­ne bağ­lı ol­mak üze­re, ken­di­si hak­kın­da bir de­ğer hük­mü var­dır. Ve o de­ğer hük­mü­nü de, et­ra­fın dav­ra­nış­la­rı tan­zim et­miş­tir. Ya­ni dı­şar­da­ki­le­rin ha­re­ket­le­ri ta­yin et­miş­tir.

Böy­le­ce o, bir al­dan­ma içi­ne gir­miş­tir, ya­lan bir dün­ya için­de ya­şa­mak­ta­dır. Bir­den­bi­re yü­zü­ne söy­le­nin­ce, bu kim­se şo­ka uğ­ru­yor. Eğer o ki­şi uya­nık­sa, ba­zı şey­le­ri öğ­re­ne­bil­miş, ba­zı hu­sus­la­rı an­la­ya­bil­miş, ken­di­ni ter­bi­ye ede­bil­miş, ini­si­ya­tik bir bil­gi öğ­ren­miş­se, bu şo­kun ona fay­da­sı var­dır. Ak­si tak­dir­de, or­ta­ya bir ener­ji çı­kı­yor, fa­kat bu ne­ga­tif yön­de kul­la­nı­lı­yor. Po­zi­tif yön­de bir re­ak­si­yon ise, sa­bır, an­la­yış, hoş­gö­rü tar­zın­da or­ta­ya çı­kar. Ki­şi, "Aca­ba hak­sız mı­yım?" de­yip prob­le­me ob­jek­tif tarz­da ba­kar­sa, or­ta­ya çı­kan ener­ji ya­rar­lı yön­de kul­la­nıl­mış olur. Öbür tür­lü­sün­de nef­sa­ni­ye­tin üze­ri­ne bir kat da­ha ek­le­nir.

Melâmilerin bir sö­zü var­dır: "Her­ke­se gel­mez be­la, er­bab-ı is­ti­dat arar." Bu­ra­da "be­la" der­ken, "şok"lar kast edil­mek­te­dir. Ya­ni uyan­ma­ya me­yil­li olan, şu­ur­lan­ma­ya is­ti­da­dı olan­la­ra şok ya­ğar. Şu da var ki, bu is­ti­dat sı­fı­ra in­di­ği za­man, ar­tık ona şok gel­mez. Bu çok ağır bir hal­dir.”

24 Temmuz 2014 Perşembe

Seçime Katılalım Ve…


Cengiz Cevre

Ruhsal Kayıtlar” Blogumu ve diğer Bloglarımı takip edenler siyasi konulara pek girmediğimizi fark etmişlerdir. Aslında çok uzun yıllardır hem rüyalar kanalıyla hem de ruhsal mesajlar kanalıyla pek çok kişiyle ilgili bilgiler verilmiştir, halen de verilmeye devam edilmektedir.

10 Ağustos’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili bazı şeyler söylemek istiyoruz. Çünkü bu konuda bu gece (Kadir Gecesi) gelen ruhsal bir mesaj var.

Mesaj şöyle: “İnsanları, Ekmeleddin’e oy vermeleri için ikna edin.

Bir gün önce ise, “İhsanoğlu, Cumhurbaşkanı olduktan sonra yapacağı atamalar…” diye verilmişti.

Anlaşıldığı gibi Ruhsal Alem; Tayyip Bey’i değil de Ekmeleddin Bey’i destekliyor ve insanların da oylarıyla onu desteklemelerini istiyor.

Sanırım Tayyip Bey’le ilgili olumsuz bazı değerlendirmeler oldu ve ülkenin ilerisi için onu değil de Ekmeleddin Bey’i tercih ettiler. Herhalde ülkenin rejimini değiştirme sözleri veya diğer bazı girişimler Yukarısı tarafında uygun görülmedi.

Ruhsal Alem’in değerlendirmeleri şaşırtıcıdır, zira şimdiye kadar bu kadar açık olarak bir seçimde oy verilmesi hakkında hiç tavsiyeleri olmamıştı.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde ben de Ekmeleddin Bey’i destekliyorum ve insanların ikna edilmesi ve kararsız kişilerin de seçime katılmasının önemini vurguluyorum.

Ülkemiz tek bir kişinin yapacağı yanlışlarla değişik yerlere sürüklenecek bir ülke değildir. Ülkeyi sarsan rüşvet, yolsuzluk, haksızlık vb. olaylar insanların vicdanlarını etkilemiştir. Maddi menfaat ve bencillik ise yerini vicdani olana ve gerçek adalet duygusuna terk etmelidir.

Normalleşme sürecine hasret olan ülkemiz sürekli gerginlik alanı yaratan tek kişinin değil de gerçek çoğunluğun, demokrasinin gerçekleştiği yer olmalıdır.

Işık gelince karanlık dağılır ve yeni bir gün başlar. 10 Ağustos ülkemiz için yeni bir günün doğuşu olmalıdır.

Seçime katılalım ve Ekmeleddin Bey’i Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı yapalım. Gelecek o zaman daha iyi olacaktır..

18 Temmuz 2014 Cuma

Ümitli Olmak


Cengiz Cevre

Ümit etmek; ummak, beklemek anlamına gelir ki diğer adı da umut’tur. İnsan hayatında bunun önemi belki tam olarak anlaşılamamış olabilir. Ümidin tersi ümitsizliktir.

Ümit pozitif bir duygu ve durumken ümitsizlik negatif bir duygu ve durumdur. O halde hangisini seçeceğiz? Eğer mutsuz, huzursuz, sıkıntı dolu haller geçirmek istiyorsak ümitsizliği seçeceğiz ki bunun çıkmaz sokak olduğu kendisini bir süre sonra gösterecektir.

Tersine ümit dolu olursak, pozitif bir hale gireriz ve o umudun getireceği sevinci yaşamaya başlarız.

Hatırlarsak Sadıklar Planı şöyle diyordu: Ümit, Rabb'in siz­le­re bir atiy­ye­si­dir (hediyesidir).” Yani ümidin boş bir şey olmayıp aksine çok yüksek bir his, duygu ve hal olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü insan sadece para, pul, mal, mülk vb. beklemez, umut etmez. Yaşadığı hayatta başkalarına yardım etmek, inkişaflarına hizmet etmek, merhametli olmak, sevgi dolu olmak, vicdanlı olmak, nefsaniyeti yenmek, bilgilenmek, pozitif tesirlere yönelmek şeklinde de ümitler ve çalışmalar içinde olabilir.

Sadıklar Planı şunu da belirtiyordu: “Ümit ha­yat kay­na­ğı­dır. Ümit il­ham­dır, te­sir­dir, bil­gi­dir. Ve ni­ha­yet ümit, iman­dır.” O halde ümitli olmanın insanı ne kadar yüksek seviyelere götürdüğü yavaş yavaş anlaşılabilir.

Üstat Dr. Bedri Ruhselman’ın “İlâhî Nizam ve Kâinat” kitabı da insanlık için büyük ümittir. Çünkü hakikat bilgilerini okumak, anlamak ve uygulamak çok yüksek bir realiteye yönelmenin de bir aşamasıdır.

İnsan vicdanlı oldukça, kalbine Tanrı sevgisini koydukça, ışıklar içinde kalacak ve başka insanların tekamül yürüyüşlerini kolaylaştırmak için elinden geleni yapmaya başlayacaktır.

Hayat sadece bu hayat değildir. Hayatın hem görünen hem de görünmeyen tarafları vardır. Bu hayatımız bizi ümit dolu daha yüksek bir hayata hazırlamaktadır. Bunu idrak etmek, anlamak, farkına varmak büyük kazançtır.

Hayatımız şu anda karmakarışık görünebilir. Bizler hayat içindeki tesir ağlarını bilemediğimiz için çok geniş ölçekli düşünemeyebiliriz. O nedenle olanların sebeplerini tam çözemeyebiliriz. Fakat bilelim ki dünyada olan biten her şey insanların yararına yapılmaktadır. Yüce Vazife Planı hiç durmadan insanların inkişafları için yardımcı olmaktadır.

Yüce İdare Sistemi’ni anlamaya çalışalım, ümitli olalım ve dünyamıza hepimiz kendimizce ışık getirelim, aydınlatalım..



13 Temmuz 2014 Pazar

Kaybedilen Vizör ve Okunan Tirad


Cengiz Cevre

Dünyamızda herkesin kendine göre bir görüşü, bakış açısı vardır. Çünkü her varlık kendince orijinaldir.

Eğer bir insan henüz yaşarken “dünya” anlamına gelen “mavi kitapta”ki vizörünü (bakaç) kaybetmiş ve dünya ötesinde onu aramaya başlamışsa elbette onu bulmasına yardım edecek olan görevli yanına gelir ve yardımcı olur.

Bu arada sembolik olarak “süt ve bal akan di­ya­r” denilen “Ke­nan­ diyarı”ndan kendisine belki de bir “tirad” (uzun konuşma) okunur. Ciddi, anlamlı, dokunaklı ve ilkeli bir tirad olabilir.

Aslında istenilen şey, “İlâhî Kanunun uygulanmasıdır.” Kutsal Metinde de bu ifade edilmektedir: “Be­nim hü­küm­le­ri­mi ya­pa­cak­sı­nız ve on­lar­la yü­rü­mek için be­nim ka­nun­la­rı­mı tu­ta­cak­sı­nız.”

Bu yapılmadığında ne olur? Kanunun hükümleri yerine getirilir ve yapılmasına uğraşılır.

Özellikle yönetimlerde bulunanlar daha dikkatli olmalıdır. Kitleyi ilgilendiren uygulamalar şayet “Kanuna” uygun değilse engellenir, uygunsa izin verilir.

Dünya hayatını anlamak için yaşanılan olaylara daha yakından bakmak ve anlamaya çalışmak istenmektedir. Aslında herkesin okuyabileceği “alfabe “vardır. Yeter ki insanlar vizörlerini kaybetmesinler, kaybederlerse bulmalarına yardım edileceğini bilsinler.

Hem dünya hayatı hem dünya ötesi daima Yardımlaşma ve Dayanışma Yasasına göre sürmektedir. İnsanlar çoğunlukla bunu bilmezler. Yardım sadece insanın hoşuna gidecek şeylerin yapılması değildir, hiç hoşuna gitmeyecek şeylerin yapılması da bir yardımdır. Zira bu vasıtayla o kimsenin bilemeyeceği şeyler de kendi lehine gerçekleşir ve o insanın varlığı yardım görmüş olur. İnsanlar yeter ki yolarını kaybetmesinler ve yoldan sapmasınlar. Diğer konular hep halledilir.

Bütün mesele yüksek tesirlerle beslenmektir. Sadece yardım almak değil. Eğer insanlık kendisine uzanmış olan Yüce Işık ve Planlara elini uzatabilirse elbette gelişme potansiyelini artıracaktır.

Hatırlarsak, Sadıklar Planı şöyle diyordu: “Si­ze dı­şa­rı­dan ışık gös­te­ren­le­re te­vec­cüh edi­niz (yöneliniz).”


6 Temmuz 2014 Pazar

Varyasyon Hakkında


Derleyen: Cengiz Cevre

Sadıklar Planı şöyle diyor:

Var­lık, Bir ve Aslî Ener­ji'nin var­yas­yo­nun­dan iba­ret­tir. Ener­ji­nin var­yas­yo­nu (çeşitlemesi) ise, şim­di­lik bil­di­ği­niz tarz­da ya­ni onun ih­ti­za­zı­nın (titreşiminin) de­ği­şik fre­kans­la­rı ile, de­ği­şik dal­ga boy­la­rı ile, de­ği­şik sı­ğa­sıy­la alâkalıdır.

Si­zin mekânınızda, ya­ni bu­ut­la­rı­nı­zın üç­lü ola­rak ke­siş­ti­ği nok­ta­da, ki si­zin has­se­ler (duyular) dün­ya­nız­dır, has­se­le­ri­niz­le id­rak etti­ği­niz maddî mekândır. Bu­ra­da­ki ih­ti­za­zın (titreşimin) de­ği­şi­mi, bir ilâ mil­yar­lar­la ifa­de edi­le­me­ye­cek de­re­ce­de yük­sek bir var­yas­yon iz­har eder.

Yük­sek Kâinat Ka­nun­la­rı'nı ve İlâhî Pren­sip­ler'i be­nim­se­miş ve bun­la­rı nef­sin­de tat­bik et­miş olan bir var­lık, bir ruh var­lı­ğı, mad­de­yi her tür­lü var­yas­yo­nu içe­ri­sin­de is­ti­mal ede­bi­lir(kul­la­na­bi­lir) ve bu­nu ken­di ira­de­si­ne bağ­lı ola­rak, muh­te­lif ter­kip ve sen­tez­ler­le tan­zim ede­bi­lir.

Ha­ya­tın, maddî de­ğer ola­rak hiç bir var­yas­yo­nu, en kü­çük bir ruhî kıy­me­te na­za­ran bir de­ğe­re sa­hip de­ğil­dir.”

Ergün Arıkdal şöyle diyor:

“Se­bep ve Ne­ti­ce Ka­nun­la­rı'­na gö­re, De­ter­me­nis­tik ve­ya Ka­os­tik Ka­nun­la­ra gö­re, her ne olur­sa ol­sun bir­ta­kım ya­sa­la­ra bağ­lı ol­mak üze­re yap­mış ol­du­ğu­muz ha­re­ket­le­rin çe­şit­li var­yas­yon­lar hâlindeki so­nuç­la­rıy­la kar­şı­laş­mak bi­zim mu­kad­de­ri­mi­zi teş­kil eder. Bir ba­kı­ma in­san, ken­di mu­kad­de­ri­ni ta­yin eden yegâne var­lık­tır.

İyi­yi de, kö­tü­yü de; ge­ne Yü­ce Plân ve Prog­ram'ın, Yü­ce İda­re­ci­ler'in, Bü­yük Me­ka­niz­ma­lar'ın, Rab'bin yö­ne­ti­mi al­tın­da olan bir iş­le­yiş tar­zın­da ele al­mak lâzım. İyi ve kö­tü, da­i­ma kul­la­nı­lır. Ya­ni bun­lar, var­lık­la­rın ge­li­şi­mi ile alâkalı ol­mak üze­re çe­şit­li ener­ji var­yas­yon­la­rın­dan iba­ret­tir. Bir ener­ji bel­li bir doz içe­ri­sin­de bu­lun­du­ğu va­kit; var­lık ta­ra­fın­dan ken­di ih­ti­yaç­la­rı­nı sağ­la­dı­ğı için, haz, se­vinç ve iyi­lik ola­rak yo­rum­la­nır. Fa­kat ay­nı ener­ji­nin do­zu düş­tü­ğü, tit­re­şi­mi, ener­je­tik du­ru­mu al­çal­dı­ğı va­kit -öy­le söy­le­ye­yim- var­lık ge­re­ken uya­ra­nı ala­maz, ken­di ih­ti­yaç­la­rı yö­nün­de bir­ta­kım faa­li­yet­le­re ge­çe­mez. İh­ti­yaç­la­rı­nı te­min ede­me­di­ği için de tekâmül atı­lı­mı, tekâmül sü­re­ci içe­ri­sin­de bir­ta­kım du­rak­la­ma­la­ra, bir­ta­kım tö­kez­le­me­le­re se­bep ol­du­ğu için, ya­ni ata­le­te düş­tü­ğü için ıs­tı­rap­lı olay­lar­la kar­şı­la­şır. Do­la­yı­sıy­la bu­ra­dan da kö­tü­lük kav­ra­mı or­ta­ya çı­kı­yor.”

Bedri Ruhselman, (“İlâhî Nizam ve Kâinat) şöyle diyor:

“Dünyada daima ikilik mevcuttur. Her şeyde, maddenin bütün radyasyonlarında, maddenin esasında, teferruatında, maddenin varyasyonları olup da maddeden ari gibi görünen bütün ruhi hâllerde, cansız denilen maddelerde, canlı denilen maddelerde, fertlerde, fertlerin birbirlerine karşı durumlarında, kolektivitede, hislerde, fikirlerde velhâsıl müşahede edilebilen ve edilemeyen dünyanın bütün şartlarında Düalite Prensibi ve Değer Farklanması Mekanizması hâkimdir. Ve maddenin vahdet gibi görünen her hâlinde birbirine zıt karakterde ve muvazene hâlinde iki unsur daima mevcuttur. Bir ünitede bu zıt unsurların mevcut bulunması şarttır. Zira bu olmaksızın madde teessüs edemez, yaşayamaz, dağılır. Ve madde mevcut olamayınca da hiçbir şeyin varlığından bahsedilemez.

Dünyada ve bütün âlemimizde tek, vahit gibi görünen her şey aslında birbirine zıt karakterde, birbirinden asla tecrit edilemeyen zıt durumda iki değerden müteşekkildir. Fakat bu zıt değerler birbirinden müstakil, tamamen ayrı iki unsur değil, bir tek birimin karakterini meydana getiren, birbirine bağlı fakat zıt görünüşlü iki unsurdur. Bizim âlemimizi teşkil eden bütün cüzüler ve bu cüzülerden biri olan dünyanın ilk maddesi dahi düalite prensibinin şümulü dışında kalamaz.

Mekan; maddenin muhtelif unsurlarını lokalleştirmek zaruretinin bir ifadesidir. Mekân olmayınca zamanın mevcudiyeti, yâni âlemlerdeki tezahürü mümkün olmaz. Kâinattaki aslî zaman akışının, âlemlerde tezahür edebilmesi için, o âlemlerin bünyelerine uygun mekân mefhumuna ihtiyaç vardır. Diğer tabirle, zaman mekanizmasının izahı maddî vasata ve maddenin varyasyonlarına muhtaçtır. Böyle olunca, zaman ve mekan mefhumlarını birleştirmedikçe âlemlerde ne zaman, ne mekân tezahürü mümkün olmaz. Mademki sathî ve idrakî zamanlar birbirinden büyük farklarla ayrılmaktadır, zaman idraklerine sıkı sıkıya bağlı olan dünya ve dünya üstüne ait mekanların da birbirinden o kadar farklı olması gerekir.

Sevgi plânında mevcut olan, insanların anlayamayacağı derecede şümullü ve yüksek sevgi varyasyonları, cennet mefhumunda en tecrübesiz insanların dahi, basit manalarda da olsa, bir şeyler sezebilmesine yardım edici maddî sevgi sembolleriyle izah edilmiştir.”






1 Temmuz 2014 Salı

İnsan Bedeni Nedir?


Cengiz Cevre

Beden bir “tesir vasıtası”dır. İnsan bedeni hakkında bugüne kadar bu kadar çok yayın, bilgi, haber vb. olmasına karşın böyle bir tanım şaşırtıcı gelebilir. Aslında herkes denemiştir. Sevindiğinizde, üzüldüğünüzde, kızdığınızda, sakinleştiğinizde, sevdiğinizde, nefret ettiğinizde sözün kısası her tür duygusal tutum ve davranışınızda insanın bedeni farklı reaksiyonlar verir. Bilim, elindeki aletler ve deneylerle böylesi duyguların bedendeki oluşumlarını incelemeye çalışır. Fakat tam bir sonuca ulaşamaz. Çünkü herkesin beden yapısı değişiktir ve birbirine uymaz. Hep genelleme yapılır.

Sosyetik yerlerde bir taş modası almış başını gitmiştir. Taşlarla iyileşme sağlanması vb. şeklinde açıklamalar yapılır. Hiç düşünülmez ki bir taşın yapabildiğini başka bir insanın bedeni de yapabilir. Nasıl mı? Birazdan açıklayacağız.

“İlâhî Nizam ve Kâinat” Kitabımızı nedense pek çok kişi, grup vb. küçümsemiştir. Kitap hakkında açıklama yapanlar da eski bilgilerinden bir türlü sıyrılamadıkları için Kitabın asıl içeriğine bir türlü girememekteler. Anlıyoruz sanıyorlar.

Kitapla ilgili konuşanlara bakınca esprilerle, gıdıklamalarla, çok bilmiş havalarla vb. Kitabı pek anlayamadıkları ortaya çıkmaktadır. Çünkü kafalar hala eski bilgilerle meşguldür. Bildiklerini zannettikleri madde, tesir, vicdan, vazife, sevgi vb. hepsi başka bir temel üzerinde hakikati açıklamaktadır. Kitabın tümü birbiriyle ilişkilidir. Kitaptaki kırkın üzerindeki konu bağlantılıdır.

Kâinatın Yüce İdaresi’nin bizlere hediye ettiği bu Kitap daha önce bildirdiğimiz gibi ”Kâinatta ilk üçte”dir. Kâinattaki Çok Yüksek Vazifeli Varlıklara özel bir isim verilir. Daha sonraki bir zamanda açıklayacağımız bu isimle Kitabın ilişkisi bildirilmiştir. Yani bu Kitap, onların “Kitabı”dır.

Gelelim insan bedenine. İnsan bedeninin güneş sistemindeki veya başka bir galaksideki bir bedenden, gezegenden farkı yoktur. Hepsi “tesirleşme vasıtası”dır. Dünyadaki bedenler tesirleşirler ve birbirlerine “vibrasyon” aktarırlar. Yani bedenler, maddeler arasında bir “vibrasyon alışverişi” vardır. Buna enerji alışverişi de diyebiliriz. Yaşadığımız her ortamın -iş, okul, aile, arkadaş, tatil, gezi, grup vb.- içinde birbirimize tesir aktarırız. Şu anda da bu gerçekleşiyor. Sizler bu yazı vasıtasıyla bazı tesirleri alıyorsunuz. Çünkü burada da yazıya yüklenmiş vibrasyonlar var.

Bedeni yapan ve kullanan ise Ruh’un meydana getirdiği ve kâinat boyunca kendisini temsil eden “Varlık” adlı enerjiler veya tesirler topluluğudur. Yani bizler bedenlerimiz vasıtasıyla tesirleşirken aslında Varlıklarımızdan bizlere yapılan uyaranlarla yani gönderilen tesirlerle bu gerçekleşiyor.

O nedenle kâinatın her tarafında bu tesirleşmelerle herkes birbirine tesir denilen “kâinat dışı hakikatleri” madde vasıtasıyla aktarıyor. Böylece “Büyük Plan” gerçekleşiyor.

Eğer vicdanlı, sevgi dolu, başkalarını düşünen, iyilik peşinde ve merhamet taşıyan davranışlar gösterebilirsek bunlardaki vibrasyon yüksek olduğu için aktaracağımız tesir de büyük oluyor, bizler de gelişiyoruz.

Aksine bencil olduğumuzda, sadece kendi çıkarımızı düşündüğümüzde, nefret dolu, kötülük peşinde ve acımasız davranışlar gösterdiğimizde bunlardaki vibrasyona, titreşime, enerjiye uygun olarak düşük tesir aktarırız ve gelişme hızımızı kendimiz düşürürüz.

Seçim bize kalmıştır: Nasıl bir tesir vasıtası olacağız?

Tesir, soyut değil tam tersine çok somut maddi bir olaydır. Birbirimize bedenlerimiz vasıtasıyla “madde kombinezonları” aktarırız. Bunları henüz gözlerimizle göremiyorsak da sonuçlarını gözleyebiliriz.

Bütün bu nedenlerle insan bedeni kıymetlidir ve önemli fonksiyon yapmaktadır. Aktardığımız tesirler inceldikçe yani seyyalleştikçe bedenimizde de ona uygun değişiklikler olacak ve belki de bunlara hayret edeceğiz ve sevineceğiz.

Bu yüzyılda ruhsallık, bedenli halde de yaşanan bir olgu haline gelecektir..